18 Mart 2012 Pazar



High-Heels


The advertisement that I have chosen is a recent advert for MarcJacops’ reverse! heels. The reason why I chose that shoes and that particular advert is that Victoria Beckham is starring which makes the simple picture a meeting place where the most stupid shoes embrace the most absurd figures of TV, the Posh. All we see of Victoria Beckham is her legs spread-eagled and popping out of a huge MarcJacops’ shopping bag: women are either tough superbitch or infantilized victim.

The female as innately shoe fetishist has become a stereotype of advertising, magazines and look-books. And the designer shoe not only has stereotyped women in this way but also has become the symbol of female power and liberation due to post feminism’s “impressive” endeavor. It is ironic in the sense that high heels presented a view of womanhood as decorative, constricted, hypersexualized and enslaved by fashion. There are many reasons lead to creation of this image but among the very popular is the TV shows or movies (mass media) such as Sex and the City, one of its episodes was actually named “A Woman’s Right to Shoes” and Confessions of a Shopaholic. Contemporary shoe advertising is highly sexualized with images of women in positions of both extreme submission and dominance. A Chanel advert presents women in high heels who take men on walks on leashes or in the sensational Dolce Gabanna ad women in high heels are featured as victims of gang rape. Though it must be the shoes which must be the most important part of the advertisement, they are clearly looked-over by the half-naked women images. The purpose of this half-naked body is to get the attention of the trendy magazine reader. Unfortunately, this “Barbie” look is still considered or shown to be the only way or the ideal for women and it also suggests that women have to use their bodies to sell something!

Hidrofil Pamuk



Yalın Bir Bakış

Feminist yaklaşımın duyarlılığını çoğu zaman histerik; aşırı derecede abartılı bulmama rağmen, Yalın’ın birkaç şarkısı kulaklarımı tırmaladı. Önceki albümlerinde “Bir Bakmışsın” şarkısını dinleyince “ne kadar da bencil ayrıca kıza nasıl olur da hiç öyle sağlam da değilsin der?!” gibi tepkiler vermiştik. Bunun üstüne 2009 yılında çıkardığı “Ben Bugün” isimli albümden “Başka Hayatların Kadını” şarkısını dinlerken ritim tutan parmaklarım birden direksiyona yapışık kaldı tabi yüzümü de bir karartı aldı. Hemen şarkıyı geri sardım ve tekrar dinledim. Evet, yanlış duymuyordum Yalın “Eksik aklıyla her oyun onun oyunu…” diyordu. Sonra diğer şarkılarına da kulak kesildim lakin bir albüme bir gaf yetiyor sanırım. Eve gidince diğer şarkı sözlerine baktım ve genel olarak bakılınca romantik prens havası estirse de her aşkla yüz göz olanın yaşadığı ikilemlerin sonucu olarak incinmiş gururun ve egoların sayıklamaları gibi gelse de kulağa şarkıları öyle değil. Hep alt katmanda işlenen erkek olmanın sağladığı avantajlar ve kadınları sürekli kötü, umutsuz ev kadınları ya da tüller içerisinde, nazlı, pembe seven feminen tipler olarak dayatan teması göz kırpıyordu. Şarkıları dikkatlice dinlenildiğinde güçlü bir maskülen söylemi olduğuna kanaat getirdim.

Beni bu kadar şaşırtan asıl nokta bu sözlerin Yalın tarafından söyleniyor olmasıydı. St. Michel Fransız Lisesi’nden mezun, İngiltere’de ve Özel Bilgi Üniv.’de eğitim alan Nişantaşı-Cihangir tayfasına ait yani kısacası mürekkep yalamış, “cool” ve çağdaş bir genç adamdan bahsediyoruz. Elimizdeki Yalın imajının boşluklarını Evrim Sümer’in geçen ay Vogue’da yayınlanan “Bir çocuk yaptım…” başlıklı yazısıyla doldurdum. NTV’nin jön spikerlerinden Mirgün Cabas’ın da -ki çok sevdiğim Cihangir sakinlerinden olan Teoman’ın yakın çevresinden de sayılabilir- hiç farklı olmadığını gözler önüne serdi “bir çocuk yapmak”. Ama insan ne kadar sinirli ya da okumamış bile olsa bir kadına eksik akılıyla dememeli dese bile bunu yazıp sonsuza yollamamalı.

Bana göre feministlerin asıl üstünde durmaları gereken konu /’larla belirtilmiş kişi zamirleri olmamalı. Son dersimizde de bahsettiğimiz gibi “so what?!”-lık durumlar söylemlerle örülmüş tehditleri gizlediğine inanıyorum.

Aşağıya Yalın’ın ben de bu izlenimi oluşturmasını sağlayan şarkı sözlerini sıraladım:

Bir Bakmışsın

Eski fotoğraflar
Mutlu gülen iki yüz
Merdivende sarılmışız hiç bırakmayacak gibi
Adım adım eksildik
Nedenini ben anlamadım Sormaya korkar oldum
Yıllandık diye mi yıprandık
Yaşlandık diye mi paslandık

Güvenme bu kadar aşkıma
Hiç öyle sağlamda değilsin
Titrerim kendi üstüme
Benden değerli değilsin

Bi bakmışsın ben yokmuşum
Üzülmeye doymuşum
İsyanımı yola koyup
Hayatından kaybolmuşum

Başka Hayatların Kadını

Baska hayatlarin kadini
Ben seni hic bir seye inandiramamisim
Razi olmusum da karsi durmusum kendime
Ah bir icim su,selvi de boylu
Eksik akliyla her oyun onun oyunu
Toparlanmazmisin
sen akillanmazmisin
dereden gecen suyun ne haddi ne hesabi
biz bize dusman bizbize yabanci
uyanmazmisin simdi uyanmazmisin
Ask biraz kendine yalan soylemek gibi
hani gocmen kus gibi
heryere yakisip hicbirinde kalamamak gibi
yani sen gibi


Ama Kaybettin

Söz söylenecek bir söz kaldı bende

Sen bıraktın beni neden böyle

Yslan yanlış hayatında

Doğruyu buldun biran biran böyle

Kaybettin


Ama kaybettin suç sende

Seni çok sevdim hata bende

Kalbinle söyledin sende

Beni sevdiğini böyle


Zamanında anlasaydın beni zamanında

Çelişkide kalırmıydım biran olsa

Artık anlasanda anlamasanda

Senin hatan benden bi fazla

Kaybettin


Aşk Ne Demek

Seviyorum seviyorum da senden hiç haber yok
Yanıyor ağlıyorum da senden çıt yok
Eriyorum görüyorsun ama sıcaklığından eser yok
Hemen hemen bitiyoruz ama senden hiç adım yok

Aşk ne demek aşktan yanmak ne demek
Kenarından bile geçmiyorsun
Öğretemedim sana,senden öğrendim
Savaşmak ne demek

Bir anım olsa o an ahım tutsa
Yine istemem incinme sen
Bir hayal kursam içine seni koysam
Hiç gitmesen....







Sakın Arama

ben sana asırlardan gün yaptım ama saymadım
sen bize ne oyunlar ettiysen ben uyumadım
duy diye şarkılar söyledim yine de duymadın
ben hancıyım
bunla kurtulduğuma duacıyım
sen yolcusun adı sütünde unutulur yokluğun

sakın arama sorma yine deneme
bundan böyle selam bile verme
iki gün olur üç gün olur elbet taş yerini bulur
SAKIN ARAMA


Uzaktan Dünyalı

Yok diyorken hal bu halken
Bir yerinden şu limandan
Çıkıp rüzgara karışıp yeniden yanılmaya
Korkuyorken

Sen bi farklı uzaktan dünyalı
Çok hevesli çok heyecanlıydın
İnandım tabii durmam elbet
Bildik umutla denerim evet

Kızdır nazdır aşkın hep azdır az daha getir
Kalbini götür

Guru yerine Seni seçtim
Huzur kalmasın gürültü isterim
Çınlasın evin sesi çıksın
Her yanına hayat bulaşsın


Zalim

Ellerine sağlık, hadi durma kutla bu zafer senin
Yüreğine sağlık, yalan dünyanda tek safirin
Onu kaybetme, onu kirletme, hırsınla süsleme

Ellerine sağlık, hadi durma kutla bu zafer senin
Yüreğine sağlık, yalan dünyanda tek safirin
Onu kaybetme, onu kirletme, hırsınla süsleme

Hadi seni sevdim diyelim bir daha,
Gözümü karartıp yeniden taptığımda
Değişecek misin söyle, değişebilecek misin zalim?
Değişecek misin söyle, değişebilecek misin zalim?

Zalim oyun bozan, sen de bu büyü de yalan gelip de bir tanem olmaya ne hakkın var?
Zalim oyun bozan, sen de bu büyü de yalan gelip de bu canda hükmetmeye ne hakkın var?
Gelip de birtanem olmaya ne hakkın var?

Ellerine sağlık, hadi durma kutla bu zafer senin
Yüreğine sağlık, yalan dünyanda tek safirin
Onu kaybetme, onu kirletme, hırsınla süsleme

Hadi seni sevdim diyelim bir daha
Gözümü karartıp yeniden taptığımda
Değişecek misin söyle, değişebilecek misin zalim?
Değişecek misin söyle, değişebilecek misin zalim?

Zalim oyun bozan, sen de bu büyü de yalan gelip de bir tanem olmaya ne hakkın var?
Zalim oyun bozan, sen de bu büyü de yalan gelip de bu canda hükmetmeye ne hakkın var?



Hidrofil Pamuk



Amélie

Amélie is 2001 French & Germany made film directed by Jean-Pierre Jeunet who is the cowriter with Guillaume Laurant and starring Audrey Tautou. Nominated for five academic awards and Amélie won best film at the European Film Awards; it won four César Awards (including Best Film and Best Director), two BAFTA Awards (including Best Original Screenplay).


The original title is foreshadowing; “Le Fabuleux Destin d’Amélie Poulain” which means “The Fabulous Destiny of Amélie Poulain" as it really is about fate and her surname is a symbolic one; Poulain is French for foal, a baby horse which reflects her standing in life.


Amélie is a story about a girl whose childhood was suppressed by her antisocial ex-Army doctor father’s mistaken diagnosis of heart defect. Like all little girls, she’d like to be hugged by her daddy but he never touches her, except for a monthly check-up. The thrill of this rare contact makes her heart beat like a drum. As a result, he thinks she has a heart defect. Amelie is then taught by her mother who is a schoolmistress and has always had shaky nerves. With these concerns she gets hardly any real life contact with other people and deprived of playmates, Amelie retreats into her own imagination, fantastical world and dreams of love and beauty and the situation became more intense with her mom’s sudden death. She later on becomes a young woman and moves to the central part of Paris, Montmartre, as a waitress. One day she discovered a lost treasure belonging to the former occupant of her apartment and at four o’clock in the morning she had a dazzling idea; she decided to find the owner of the box and if he was touched, she would become a regular do-gooder. After seeing his reaction and his newly found perspective, she decides to devote her life to the people around her. Such as her father, the woman abandoned by her husband, the man who is obsessed with his ex-girl friends, a hypochondriac, and the old man whose bones are as brittle as glass, the grocery boy, a failed writer and the love of her life. While trying hard to fix other people’s messy lives, Amelie, little by little with the help of Mr. Dufayel, discovers that she has to overcome her shyness and take a hold of her life to pursue her own happiness and then capture the beauty of love she has always dreamed of.


This is basically what happens but the real beauty lays in details which is another richness in narration since it matches with Amélie’s sense of taste; she likes to notice details that no one else sees. That is also why I chose a detailed way of analyzing. At the very beginning, we see a blue fly capable of flapping 70 beats a minute landed in Montmartre, at that moment, on a restaurant terrace nearby the wind magically made two glasses dance unseen on a tablecloth. Meanwhile, in his fifth-floor flat in Paris returning from his best friend’s funeral a man erased him from his address book and at the same moment, a sperm with one X chromosome belonging to Raphael Poulain made a dash for an egg in his wife Amandine. These opening scenes depict amusing coincidences. However, it turns out that coincidence does prove to be a so important factor in Amélie’s life that there can not be anything like coincidence and this perception is proven throughout the film by revealing the games and details… Then the movie goes on to show Amélie’s childish childhood games. She puts on cherry as an earring, she paints her chin a face etc… but there are two things that captured my attention; one is her hair style which has a soft looking of her later sharpened-striking hair style, indicating that she is the same Amélie but who is more innocent and naive due to her childhood and the second one is that she drops domino blocks which apparently again refers to coincidences in means of each life has a significant importance to the others.


After she decides that she will be the person to make people’s lives better, she meets her own guardian angel for the second time; the old blind man to whom she helps crossing the street. I said it was the second time since he was the man at the metro who was playing a gramophone record. The moment she bent to give some money to the blind man, her eyes met with Nino’s for the first time. And the lyrics of the song playing is very noteworthy; when I’m in your arms, I’m under your charm, how could I live without you?! Actually it was the song led her walk to for this side of the metro which is again a glimpse of coincidence games. The blind man shows up again on the news that Amélie created on her mind. She helps him once more by washing his feet. We come across him yet again while he leaves the café Amélie works in while she was away searching Dominique Bretodeau.

I have not seen any other film of Jean-Pierre Jeunet’ s but he is described as who always manages to make each film of his look distinctly unique and Amélie is one of them for sure. It is full of originality. He has a rather dark and twisted sense of humor. Here, Paris looks warm, beautiful, inviting, pleasant, and welcome, matching to Audrey Tautou though she has a non-traditionally beautiful beauty yet still elegant.

Mr. Dufayel is known as the glass man because he was born with bones as brittle as crystal. All his furniture is padded. He has stayed inside for twenty years. He has painted the same piece each year for twenty years since he, after all those years, still cannot capture the girl with the glass of water. While Amélie is taking care of other people, Mr. Dufayel observes her and they repeatedly discuss the meaning of this girl and it is never apparently said but she happens to represent Amélie and her isolated life. Through their discussions, Mr. Dufayel becomes her confidante and he makes Amélie examine her own life and her attraction to Nino. He becomes her confidant. He helps not just Amélie but also Lucien, the grocery boy. He is also an outcast and because Amélie assumes herself as the godmother of the outcasts, she takes him on her helping list. He takes painting classes from Mr. Dufayel after work and there is something interesting about him, too. He loves Lady Diana and talks about her all the time that the situation irritates Mr. Dufayel. His love for Lady Di matches with Lady Di’s standing in the society since she was known as “people’s princess”. This connotation appeals to our senses.

There is another detail I would like to point out; Amélie does change people’s life to some extent but not thoroughly. She just does a precious favor to them. She does not change their personalities or their manners but maybe she opens a new window for them. We can sense that it is true when we observe the lives of those she helped. Dominique Bretodeau is the best example to start with; after carving the legs and wings of the chicken, he loves picking the hot carcass with his fingers starting with the oysters and after being helped-changed by Amélie, he does not quit buying or loving to pick the hot carcass with his fingers but he starts to share it with his grandson. Another example is the sick-minded man who stalks his ex-girlfriends, with Amélie’s matchmaking he gains a new one but he continues to spy on his ex and new girlfriend.

Photographic style and magical realism draw the movie into its own little world and out of reality while having strong ties to real world. Camera angels and shots are used as complementary elements to the meaning. For example; Amélie was nervous and worried in the metro tunnels since she was not able to find Dominique Bretodeau. Dizzy and sudden moves of camera shots help to establish the inner feelings of hers (00:27:14). In addition, music is one of the great things about Amélie. The melody just fits into the theme. It features fantastic music, especially the piece played at the very end. They are all composed by Yann Tiersen; a French musician.


The end of the movie is ironically not an end but a start. It is a response to her goodness. One more excellent thing about the end is that it is one of the most sensual and erotic –not in a flashy and a cheap way - scenes without having any nudity or dialogue or even hardly any physical contact.


Finally, I would like to end my comments by pointing out some mistakes of the movie. Though there are mistakes, they are not recognized easily. I could not capture them by myself since they are not so distinct in the course of action but I found people who did;

  1. Young Amelie is taking pictures with her camera. The only button on the camera is on the top right. However in the behind shot of her, the button is on the left. (00:07:17).

  2. The film is set in 1997. There is a scene where Amelie knocks on a house door and in the background is a new model VW Beetle. These weren't available until early 1998. You can also see several scenes with various new models of Fiat Punto and VW Golf which weren't available until 1999. (00:20:07).

  3. When Nino goes to 'Les deux Moulins' for the first time, we can see Amelie writing the menu on a glass right behind him. A few shots later, we see the glass again and the handwriting is quite different. That's easy to see if you look carefully at the 'd'. Later on, we see the glass once more, and the handwriting has changed again. (01:37:07).

    Hidrofil Pamuk







2 Eylül 2011 Cuma

Çevrimdışı





Sırf onun yıldızları şekilsiz diye
kendininkiler de çirkinleşti.


Kuzeninin dizinden gelen çıtırtıyla
hem içi gıcıklanır,
hem de rekatlarını hesaplardı.


İşin büyüsü bozulmasın diye ileri gitmez
gidince de bozardı.


Belki korkmasaydı..


Diğer bir kuzenin tırnak çıtırtısından
hem içi gıcıklanır,
hem de düşüncelerini yakalardı..


Hayalleri bozulmasın diye inanmaz
Kurunca da inanırdı.


Diğer bir arkadaşının peçete hışırtısıyla
hem içi gıcıklanır,
hem de takıntıları karşılaştırırdı.


Yalnızlığı üflemek için gülümser
Gülümseyince de yabancılaşırdı.


Hidrofil Pamuk.

14 Ocak 2011 Cuma



Senin hazır olup olmadığını bilmez değil
sadece bunu sana göstermek ya da hatırlatmak için yaşatır onca şeyi.
Ne durumla karşı karşıya olduğunu ve seni..
nua,
ank


Girl with Shades
She is a living soul
with her shiny eyes
unlike her clothes.
She likes to merge
things until
she gets confused
of her own mess.
Some days she loves
even the shit of the
streetdogs yet
other days
she may even make
people cry.

She as all other s/he-s likes to talk about
itself.
She thinks that some minds with not enough heart
don't deserve his songs,
him is special.
She's for most of the time is stupid to the bone
but her silence & eyes cover her up.

She likes to play with things people wouldn't
care of thinking.
She lives not within but with dreams.
She likes to hear the tiny sound when
the tiny, hard, yellowish snow which she
digs from her greasy head crashes to
the page.

She throws it at the very first place just to
come across it
within the lines of the page.

She wanders around
these days.
She cannot decide whether
she's been through a lot
or hasn't even seen a bit.

Well, if you ask me,
it doesn't matter at all
'cuz she will anyway.

18 Aralık 2010 Cumartesi

Bir önceki yazımda bahsettiğim Barış Hoca'dan inciler:

(Sanırım Radikal'in bir ekinde yayınlanmıştı.)

26/09/2010

'Genç Werther'in Acıları'nın yazarı Goethe ne kadar arabeskse, Orhan Gencebay da bir o kadar romantik

M. BARIŞ GÜMÜŞBAŞ (Arşivi)

Siyasetin doğal mecrasında akmasının sürekli kesintiye uğratıldığı, siyasetin şüpheli bir eylem olduğunun toplumsal bilinçaltımıza kazındığı bir ülkede, insanların siyaset yapmanın zahmetlerine katlanmak yerine siyaset hakkında konuşmayı tercih etmeleri doğal. Bu durumun garip sonuçlarından biri, taraflar arasında hem günlük siyasi hem de daha karmaşık haliyle ideolojik mücadelenin kendini neredeyse yalnızca kültürel olgular üzerinden ifade etmesi. Siyasetin dilini tam sökememiş olmamız, hemen kültürün diline sarılmamıza neden oluyor. Yaşam biçimlerimizin karşılıklı olarak tehdit altında olduğunu hissetmek de bu dilin keskinliğini artırıyor. Kültürel olanın ideolojik ve politik olanla bağı, evrensel bir gerçek. Ama demokrasi pratiğinin yerleşik olduğu toplumlarda kültürel olgular küreselleşmenin getirdiği tüm karmaşaya karşın yine de siyasetin gündemini tamamen belirleyemiyor ve siyasetin temel unsuru olan sosyoekonomik anlamda “sınıf”ın (elbette kültür de sınıfın bir boyutu) ve sınıfsal siyasetin alanını bütünüyle işgal edemiyor. Başından beri kendini “imtiyazsız, sınıfsız, kaynaşmış bir kitle” olarak tahayyül eden ve siyasetin nefes alamadığı ülkemizde her türlü farklılık üzerine tartışma, mücadele ve uzlaşma zeminini sağlayacak olan siyasi gelenekten yoksun olduğumuz için, kültürel farklılık gerçeğiyle yüzyüze kaldığımız bu korkutucu dünyada kültürel olguları siyasetin bizzat kendisi sanıyoruz. Ve siyasi farklılıkları kültürel farklılıklara, kültürel farklılıkları da siyasi farklılıklara tercüme ederek anlamaya çalışıyoruz. Sonuç ise tam şu filmin adı gibi: Lost in Translation yani düz çevirisiyle “Çeviride güme giden”.

Arabesk-Wagner
Böyle bir hatayı, arabesk müzik hakkında aşağılayıcı sözleriyle gündeme gelen Fazıl Say da yapıyor. Bir müzik türünün sevenlerine kendi kültürel tercihi doğrultusunda hakaret etmekle kalmıyor, tercihini siyasete de tercüme ederek “arabesk iktidar partisinin kültürüdür” diyor. Tartışmanın referanduma denk gelmesiyle, özellikle referandum sonuçlarının ardından, kültürel olgularla siyasi olguları harmanlayan görüşler her tür medya ortamında gırla gidiyor. İnsanların siyasi tercihleri ile müzik tercihleri, neredeyse yedikleri, içtikleri vs. gibi günlük yaşam pratikleri arasında bağlantılar kurulurken, kültürün çok boyutlu bir kavram olduğu unutuluyor.
Say gibi düşünenlere basit bir hatırlatma: Naziler Wagner’in müziğine hayrandı ve suçlarını işledikleri yer, herkesin arabesk değil klasik müzik dinlediği bir ülkeydi. Say gibi düşünenleri sevindirir mi bilmem ama buradan çıkarabileceğimiz başka bir sonuç da şu: Neyse ki iktidarlar gelip geçiyor, müzikler kalıyor.

Boks ve buz pateni
Arabeski tüm boyutlarıyla tartışmak bu yazının boyutlarını aşar. Ama arabesk hakkında bir iki görüşüm ve duygum var. Bir: Bu kadar farklı müzik türünün aynı insan tarafından, aynı gün içinde sevilerek dinlendiği, bu imkanı bulabildiğiniz kaç ülke var? Müzik marketlerin raflarındaki seçeneklerden değil, her gün her yerde kulağınıza çalınan çeşitlilikten söz ediyorum ve kendi adıma bu zenginlikten çok mutluyum (desibel sorunu ayrı bir konu). İki: Arabesk bu renklerden, hatta ana damarlardan biri. Üç: Arabeske ilginin karşılık geldiği bir toplumsal gerçek var.Yalnızca sanatsal ve estetik bir bağlamda düşünüldüğünde, bence arabesk müzik bu topraklarda romantik estetiğe ve ideolojiye en yakın duran olgu. Gizemciliğiyle, isyanıyla, tevekkülüyle, karanlığıyla, kendini ifade tarzındaki aşırılığı ve doğrudanlığıyla, bütün çelişki ve çıkmazlarıyla böyle. Yani, Genç Werther’in Acıları’nın yazarı Goethe ne kadar arabeskse, Orhan Gencebay da bir o kadar romantik. Goethe ve diğer Avrupalı romantikler de bu hususta bir yakınlık hissetmiş olmalı ki, hemen hepsi doğu kültürüne karşı ilgi ve merak beslemişler, oradan beslenmişler. (Gencebay’ın kimi şarkı sözleri, “Romantik Şiir” dersinde okutulabilecek kadar derinliklidir.)
Kültür konusuna başka bir açıdan bakarak boks ve buz pateni sporlarını düşünelim. Bu sporlardan hangisinin kültürle bir bağı olduğu sorulacak olsa,kültürlü çoğu kişi buz pateni yanıtını verecektir. Kültürün öncelikle her türlü maddi ve tinsel yönüyle gündelik yaşam pratiği olduğunu atlayıp kültürü yalnızca entelektüel bir etkinlik ve ürünleri olarak gören bir kültür tanımı açısından içinde müzik, dans ve zerafet olan buz pateninin boksla karşılaştırılması düşünülemez bile. Aynen klasik müziğin arabeskle karşılaştırılamayacağı gibi. Ama ben boksun da en az buz pateni kadar kültür içerdiğini düşünüyorum. Boksun o sporu yapan ya da izleyenler açısından ne tür bir yaşam pratiğinin gerçekliği olduğunu bir kenara bırakıp yalnızca biçimsel açıdan değerlendirdiğimizde bile sanırım şunu söyleyebiliriz: Kültürün temelinde insanın kendi karanlık ve yıkıcı doğasını kontrol altına alabilmesi, kurallara uyabilme yeteneği kazanması, yani toplumsal bir varlık olarak kendini terbiye etmesi (ve edilmesi) süreci olduğunu düşünecek olursak, rakibiyle dövüşürken canı yandığı halde kuralların dışına çıkmayan, küfretmeyen, öfkelenmeyen, yenildiği zaman rakibinin elini sıkarak ringden ayrılan bir boksörün, kültürel eğitim ve terbiyenin üstün bir örneğini sergilediğini söyleyebiliriz. Bunun ne kadar büyük bir emek ve çaba gerektirdiğini, her gün trafikte kontrolünü yitiren, şık arabalar ve giysiler içindeki eğitimli ve kültürlü insanlara ya da kendimize dikiz aynasından bakarken düşünebiliriz.
Biraz da buz patenine dönmek ve Tonya Harding’den söz etmek istiyorum. Amerika adına olimpiyatlarda yarışan ve adı bir dizi skandalla gündeme gelen Harding, en büyük rakibi olan Nancy Kerrigan’ı safdışı etmek için kocasının ve korumasının içinde olduğu bir planla 1994’teki ulusal yarışmadan önce Kerrigan’ın ayağını kırdırmaya çalışır. Kerrigan sakatlanır ve yarışmaya katılamaz, daha sonra olay ortaya çıkar, Harding hakkında dava açılır vs, vs. Bir sporcu olarak Harding’in etkinliği her ne kadar biçimsel açıdan yüksek kültürü temsil etse de, Harding’in içindeki canavarı öldürmeye yetmemiş ve Harding kültürlenme sürecini tamamlayamamıştır. Belki uç bir örnektir ama kültür konusunun ne kadar karmaşık olduğunu ve hiçbir şeyin aslında göründüğü kadar basit olmayabileceğini hatırlatmak açısından mükemmeldir.
Arabesk ve kültür üzerine bu tartışmayı referandum sonuçlarıyla bağlamak gerekirse şunu söylemek isterim: Siyaseti eğer boksa benzetirsek (ki öyledir), her şeyden önce ringe çıkıp dayak yemeyi göze alacağız. Kurallarını kabul ederek katıldığımız bu oyunda, dayak yerken küfretmemeyi, bel altına vurmamayı öğreneneceğiz. Hele de Tonya Harding’in yaptığı gibi, rakibimizi korumalarımıza kaçırtıp bacaklarını kırdırtmayı asla düşünmeyeceğiz. Yoksa kültürün cilası çabuk dökülür.

M. BARIŞ GÜMÜŞBAŞ:Hacettepe Üni., öğretim üyesi


am i not right?! :)